Menü

← Rotaya dönOKUMA GÖRÜNÜMÜ
← Ana sayfaya dön

2026 · ETC Mont-Blanc

Kura çıktı. Yolum Mont-Blanc’a uzandı.

Ve 22 Ocak sabahı saat 9 civarında bir e-posta geldi.

Neredeyse mutluluktan ağlayacaktım.

UTMB Mont-Blanc’ın etaplarından biri olan 20K ETC parkurunda koşmaya hak kazanmıştım.

Üstelik 8 Türk koşucudan biriydim.

Sanırım ne hissettiğimi az çok hissediyorsunuz.

Ama önümde yarıştan daha büyük bir problem vardı:

Oraya gidebilmek.

Çünkü benim yarışım aslında UTMB finallerini koşmak değil, önce oraya gidebilmeyi başarmaktı.

Konsolosluklar... Gençlik ve Spor Bakanlığı... Belediyeler... Birçok kapıyı çaldım. Birçok yerden olumsuz cevap aldım. İtalyan Konsolosluğu vize randevusu açmadığı için başvuru bile yapamıyordum.

Geriye üniversiteden gri pasaport alma ihtimali kalmıştı. Ama onun da kolay olmadığını kısa sürede öğrendim. İzmir’de daha önce bir folklor ekibinin Avrupa’da iltica etmesi nedeniyle valilik bu konuda daha temkinli davranıyordu.

Rektörle konuşmam gerekiyordu. Hikâyemi anlatmalı, güven vermeli ve bu pasaportu neden almam gerektiğini anlatmalıydım. Ama olmadı. Hiçbir zaman rektörün karşısında makamında oturup derdimi anlatamadım.

Sonra stant haftasında Atalay kardeşim sayesinde rektörle ayaküstü konuşma fırsatı buldum. Beni sekreterliğine yönlendirdi. Bir şekilde görüşmeyi gerçekleştirdim.

Ardından yaklaşık iki ay sürecek, 17 kişilik bir imza sürecinden geçtim.

Ve seyahatime yalnızca 5 gün kala gri pasaportumu aldım.

Artık Mont-Blanc 20K etabını koşmaya hazırdım.

En azından ruhen. :)

Bir de sponsor meselesi vardı. Ailemden çok fazla para alamamıştım. Gideceğim gün mahalle muhtarım ve en yakın komşumuz Yavuz Amca sayesinde 18 bin TL topladım.

Ve bundan yaklaşık beş saat sonra yola çıktım.

İtalya macerası

İtalya’ya geldiğim ilk günden itibaren türlü türlü rezillikler yaşamaya başladım.

Ama gri pasaport gerçekten güçlüymüş. Havalimanlarında yeşil ve bordo pasaport sıralarından ayrı, özel bir bölümden geçiyordum. İnsan ister istemez bir anlığına kendini önemli biri sanıyor. :)

Neyse...

İlk gün otelime gidemedim. Otobüs yolculukları beklediğimden uzun sürmüştü ve Fransa’ya, Chamonix’e düşündüğümden daha geç varacaktım.

Otele mesaj attım:

“Akşam 22.00 gibi geleceğim, uygun mudur?”

Gelen cevap kısa ve netti:

“Bu saatte check-in kabul edemiyoruz. Yarın gelebilirsiniz.”

Harika.

Tam da ihtiyacım olan şey buydu. :)

Bu sırada Vodafone paketimde yurt dışında geçerli 10 günlük sınırsız internet olduğu için eSIM de almamıştım. Ve hayatımın en büyük rezilliklerinden biri burada başladı.

Yeni bir otel bulmam gerekiyordu. Ama bulunduğum yer Aosta Vadisi’ydi. İtalya’nın kuzeyi... Mont-Blanc’ın hemen aşağı tarafları... Üstelik yarış haftası. Oteller günlük 300 euro civarından başlıyordu.

O gece bir şekilde yatmam gerekiyordu.

Neyse ki internet bir şekilde çekti. Hemen Torino’ya gitmeye karar verdim. Torino’da bir hostelde kalacak, sabah tekrar Chamonix’e geçecektim. Biletimi aldım.

Yaklaşık üç-dört saat sonra Torino’ya vardım. İçimde çok değişik bir tedirginlik vardı. Korku desem değil... Heyecan desem değil... Ama bir şeylerin ters gideceğini hissediyordum.

Gerçi o hafta zaten işlerim baştan sona ters gidecekti.

Otogardan kalacağım otele yaklaşık dört kilometre vardı. Hava yağmurluydu. Scooter’a bindim ve sürmeye başladım. Yağmur... Gece... Bilmediğim bir şehir... Sırtımda çanta... Ve önümde dört kilometre.

Sonunda otele vardım. 20 euro ödedim ve odama çıktım.

Sonra başka bir sürprizle karşılaştım:

Klima çalışmıyordu.

Pencereler de yalnızca birkaç santim açılıyordu. Sıcaktan ölecektim. Pencereyi sonuna kadar açmaya çalıştım ama odada yapabileceğim başka bir şey yoktu.

Biraz su içtim ve yattım.

Çünkü sabah yeniden yola çıkmam gerekiyordu.

Hikâyenin devamı ise diğer gün Fransa'da başlayacaktı.

“Asıl yarışım orada koşmak değil,
oraya
gidebilmekti.
”
← Diğer hikâyelere dön